Modern sporda başarı artık sadece kas gücü veya taktiksel deha ile ölçülmüyor. Günümüzün Z kuşağı sporcuları, kariyer basamaklarını tırmanırken sahada sadece rakipleriyle değil; dikkat dağınıklığı, performans anksiyetesi ve hata sonrası motivasyon kayıplarıyla da mücadele ediyor. Bir Çocuk ve Ergen Psikiyatristi & Nöro-Performans Doktoru olarak, altyapının merkezinde, sporcuların zihinsel ve fiziksel gelişimine doğrudan tanıklık eden değerli Koçumuz Sedat Baran Çabak ile bir araya geldik. Sporcu ruh sağlığından , Z kuşağının dikkat odağından liderlik yapılarına kadar her şeyi masaya yatırdık. İşte o keyifli röportajımız…
Doktor: Koç hoş geldin.Seni tanıyabilir miyiz? Meslekte ne kadar süre geçirdin? Meslekte uzun yılları geride bıraktın ve kim bilir kaç jenerasyon senin elinden geçti. Geriye dönüp baktığında seni antrenörlükte en çok besleyen, “İyi ki bu işi yapıyorum” dedirten temel motivasyonun ne oluyor?
Koç: Ben Sedat, 32 yaşındayım, İzmir’de yaşıyorum. Çeşitli kulüplerde çalıştım, şu anda kendi kulübümde çalışıyorum. Amacımız Türkiye’ye basketbolcu kazandırmak, aynı zamanda bireysel koçluk veriyorum. Altyapılarda oynayan çocukları Türkiye’nin geleceği olarak televizyonlara yansıtmaya çalışıyoruz. Basketbol branşında 25 senedir varım, 11 yıldır bu işi yapıyorum. Çocukluktan beri bu işe kendimi ait hissediyorum; bu mesleğe tutkum olduğu için bu işi yapıyorum. Herkesin bu işi yapabileceğini düşünmüyorum.
Doktor: Spora sıfırdan başlayan çocuklarda, birkaç ay düzenli idmana çıktıktan sonra karakterlerinde veya genel ruh sağlıklarında en hızlı ne gibi değişimler gözlemliyorsun?İçine kapanık bir çocuğun sahada liderleşmesi ya da evde hiperaktif/hırçın olan birinin sporda sakinleşmesi gibi net kırılmalara şahit oluyor musun?
Koç: Muhtemel süreç değişkenlik gösterse de evet. İçine kapanık bir çocuk, belli bir zaman sonra arkadaş ortamı, aidiyet ve takım çalışması sayesinde sosyalleşiyor; bu durum duygu durum değişimlerinde gözle görülür bir belirginlik yaratıyor. Hiperaktif çocuklarda ise bu hiperaktivitenin salonda pozitif bir şekilde atılmak yerine iki katına çıktığını ve çocuğun bu işe daha yoğun bir bağlılık gösterdiğini gözlemliyoruz.
Bir oyuncu antrenmana çıktığında enerjisinin tükenmesini beklersiniz, ancak çocuklar oldukları için yenilenme süreçleri çok daha hızlı ve yorgunluk seviyeleri minimaldir; bu da onları sürekli hareket etmeye iter. Çocuk, sahadaki bu etkiyi günlük hayatına da yaymak ister. Çevresindekileri kendi sporuna dahil etmeye çalışır, liderlik vasfıyla hareket eder. “Ben” yargılarından “biz” yargılarına geçer ve sorumluluk sahibi bir birey haline gelir.
Doktor: Ben klinikte çok fazla DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) olan çocukla çalışıyorum. Merak ettiğim, sen sahada bu çocukları hemen tanıyabiliyor musun? İdman esnasında lafını sürekli bölen, taktik tahtasına bakarken gözü sürekli dışarıdaki detaylara kayan ya da sırada beklerken duramayan sporcuların illaki oluyordur.
Koç: Yüksek kaygı problemi yaşayan, hiperaktif bozukluğu olan ve bastırılmış heyecan duygusuna yenik düşenler, fiziksel davranışlarla kendilerini belli ederler ve geri bildirim vermekte zorlanırlar. Örneğin müsabaka anında skor eşitliği olan bir durumda, pozisyon içinde alınan bir molayı basketbol özelinde değerlendirdiğimizde; 12 oyuncudan maalesef ki sadece 6 ya da 7’si yüksek odaklı şekilde taktik tahtasını takip eder. Geri kalanlar ne yapar? Skorboard’ı takip eder, tribünü takip eder, “Oyuna girecek miyim?” diye düşüncelere dalar, “Oyuna girsem başaramayacağım” diye kaygıya kapılıp etrafı izler. Kendi bildiğini okuyan bu modeller, maalesef ki her branşın içinde var olurlar.
Dikkat dağınıklığı benim için ciddi bir sorun. Bizim iş tamamen dikkate dayalı. Basketbol gibi sporlar; süreyle hiç durmadan 5 kişinin hücuma çıkıp 5 kişinin savunmaya döndüğü, sürekli skorbordun, faullerin, 24 saniye tablosunun, oyuncu pozisyonlarının, hakemin takip alanının, topun pozisyonunun ve top takibinin olduğu, yani yüzlerce uyaranın bulunduğu bir yerdir. Burada DEHB’nin var olması seni hata yapmaya zorlar. Basketbol, en az hatanın olduğu oyunlardan biridir; dikkat dağınıklığı yüksek olan takımlar diğer takımlardan bir adım geride kalırlar.
Dikkat dağınıklığı olan çocuklarda; önce tanımlama, sonra seviye belirleme (belirlerken çeşitli el-kol koordinasyonları ve takip becerisi gözlemleme), buna bağlı olarak belli süre periyotlarında bu alana uygun antrenman planlaması çıkartmak ve ödül-ceza sistemiyle onlara kontrol edebilme yetisi kazandırmak gerekir.
Doktor: Sence bu jenerasyonda dikkat süresi genel olarak mı düşük, yoksa bazı çocuklarda bu durum performansı doğrudan baltalıyor mu? Bu çocukların takıma getirdiği en büyük “artı” (enerji, yaratıcılık) ve yaşattığı en büyük “zorluk” sence nedir?
Koç: Bu jenerasyonun en büyük artısı; iyi arkadaşlıklar kurabilmeleri, ikili ilişkilerini güçlü tutabilmeleri, paylaşımcı olmaları ve “fair-play” ruhunu ön plana çıkarmalarıdır. Bu özellikler, bir oyuncuyu yukarı çekmek adına atılacak en doğru ve pozitif adımlardan biridir.
Bu tarz durumlarla karşı karşıya kaldığınızda, enerjisi yüksek ve ekran süresi az olan çocukların; takımın dikkat dağınıklığı yüksek olan sporcularını dış alanlardaki sosyal faaliyetlere dahil etmesi, bu sporcuların kişisel kimlik kazanmalarına ciddi derecede yardımcı olur. Bu durum, sporcunun bireysel olarak kendini hem yenileyebilmesi hem de geliştirebilmesi için çok önemli bir faktördür. Kişisel kimlik kazanan herhangi bir sporcu, içinde bulunduğu ortamı yukarıya taşımak adına odak noktasını bu yöne çevirir; böylece bireysel başarıdan ziyade takım başarısını ve aidiyet duygusunu güçlendirmeye çalışır.
Doktor: Saha içi performansta en çok merak ettiğim şey ‘hata sonrası reaksiyon’. Bazı çocuk hata yaptığı an tamamen kendi içine gömülüyor, omuzları düşüyor ve o maçı orada bitiriyor. Bazısı ise saniyesinde resetleyip oyuna dönebiliyor. Senin takımda zihinsel olarak çabuk dağılan çocukları tekrar maça çekmek için kullandığın anahtar bir cümle veya müdahale var mı?
Koç: Bir oyuncuyu hatalarıyla değerlendirdiğimizde genellikle birkaç hatadan sonra kenara alırız, ancak oyuncunun bu hatayı fark etmesini sağlamak bazen geç kalınmış bir hamle olabilir. Eğer sporcu içine kapanıksa, saha içindeki gözlemleri sonucunda kenara geldiğinde kendi dünyasına çekilip özgüven kaybı yaşayabilir.
Ben genellikle sporcularıma yüksek sesle hitap eder ve antrenman süresince bu ses tonunu hiç düşürmemeye dikkat ederim. Bunun sebebi, maç anındaki gürültülü tribün atmosferine, yüksek stres seviyesine ve kendimi duyurabilme zorunluluğuna karşı onları hazırlamaktır. Eğer bir çocuk, antrenör ona seslendiğinde bunu bir kızgınlık değil, hatalarının düzeltilmesine yönelik bir rehberlik olarak anlayacak seviyede bir iletişim kurarsa, içe kapanan sporcu sayısını minimum düzeye indirebiliriz.
Bu tarz özel durumlarda, müsabaka anında gözlemlenen problemleri çözmek için sporcuyu bireysel olarak kenara çekip, durumu ona bir masal tadında anlatmak veya gündelik hayatından, hoşuna gidebilecek materyallerle örnekler vererek zihninde o anı yaşatmak, işitsel bir farkındalık yaratarak olumsuz durumların önüne geçilmesini sağlar.
Doktor: Bir sporcudan maksimum verimi almak için herkese aynı dille mi yaklaşıyorsun, yoksa karaktere göre esniyor musun? Bazı çocuk sert ve otoriter bir tondan beslenir, hırslanır; bazı çocuk ise bağırdığın an tamamen içine kapanır, küser. Sahada bu bireysel performans dengesini nasıl kuruyorsun?
Koç: Oyuncular birbirinden çeşitlidir; herkesin görev dağılımı, çalışma prensipleri ve algıda seçicilik düzeyleri farklıdır. Bu parametreleri ele aldığımızda; örneğin skor yükü yüksek olan bir oyuncuya, hücumdan ziyade savunma tarafıyla ilgili geri bildirimler vererek oyunun her iki yönüne de odaklanmasını sağlarız. Bununla birlikte, sorumluluk sahibi ve kendi görevini benimsemiş sporcularda, sık geri bildirimlerle işini sürekli tekrar ettirerek hatırlatmak ve uygulamayı pekiştirmek esastır. Bu iletişim yönteminde de sporcunun karakterine göre; kimi zaman daha ateşli bir ton, kimi zaman ise düşük volümlü ama yüksek tekrarlı bir yaklaşım tercih edilir.
Doktor: Performans canavarı bazı oyuncular vardır; motivasyonunu tamamen içinden, kendi sınırlarını zorlama isteğinden alır. Bazısı ise tamamen tribüne, sosyal medyaya, ödüllere veya senin onu övmene bakar (dışsal motivasyon). Altyapıda bu iki karakteri birbirinden ayırıp ikisinden de maksimum verim almanın püf noktaları neler sence?
Koç: Dış güdümlü (dış motivasyonla çalışan) sporcuyla kurulacak ilk iletişimde, beklentilerin sınırlarını çizen bir “ceza ve ödül” mekanizması belirleyici olabilir. Örneğin, turnike atması gereken bir pozisyonda ısrarla şut tercihinde bulunan sporcunun, bu tercihi nedeniyle sahada kalma süresinin kısıtlanacağını bilmesi gerekir. Aynı şekilde, doğru tercihleri yaptığı başarılı işlerin ardından ödüllendirileceğini benimsemesi, onun oyun disiplinini artırır.
İçsel güdümlü (iç motivasyonu yüksek) sporcularda ise en büyük motivasyon kaynağı, geçmişten bugüne katettiği mesafeyi gözlemlemesini sağlamaktır. Ona sürekli gelişimini hatırlatmak; bugün dünden daha iyi olduğunu ve yarın çok daha iyi bir noktada olacağını hissettirmek, bu sporcular için en güçlü itici güçtür.
Doktor: Bazen çocukların fiziksel ve teknik kapasitesi tavan olur ama maçın en kritik, en kırılma anında (örneğin son saniye atışı veya penaltı anı) kafalarında çok fazla şey döner, kilitlenirler. Sence bir sporcunun o baskı anındaki performans potansiyelini %100 sahaya yansıtmasını sağlayan gizli formül nedir?
Koç: Küçük yaş gruplarında, ebeveynlerin sporcuyu gözlemlememesi (veya yeterince ilgi göstermemesi) önemli bir eksikliktir. İleri yaş gruplarında ise sporcunun genel yaşantısını, akademik başarısını ve antrenman istikrarını göz önüne alarak; yapısal aile dinamiklerini (aile içi şiddet, baskıcı sistem, muhafazakarlık, aile içi ödül-ceza sistemi, ekonomik kaygılar veya aşırı rahatlık) analiz edip, çocuğa olan yaklaşımı bu verilere göre belirlemek gerekir. Düzenli antrenman ve doğru iletişimle bu sorunlar minimal seviyeye indirilebilir.
Baskı altında kalan çocuk, sadece o ana odaklanır; kendi objektif düşünce yapısından çıkarak başka perspektiflere dalar ve sadece söylenenleri harfiyen yerine getirmek için çaba sarf eder. Bu kısıtlayıcı durum, çocukta ileri derecede kaygı ortaya çıkartır. Diğer uçta ise ekonomik özgürlüğü yüksek olan sporcularda “boşvermişlik” duygusu tavan yapabilir; bu sporcular için başarıdan çok, çevreden alacakları geri bildirimler önemlidir. Onlar için asıl hedef stres ve kaygı yönetimi değil, sadece ego tatminidir.
Doktor: Takım kurarken karakter dağılımlarını nasıl dengeliyorsun? Sahada sürekli taktik veren “öğretici lider” tipler mi senin işini daha çok kolaylaştırıyor, yoksa soyunma odasında herkesi bir arada tutan, takımın yapıştırıcısı olan “sosyal liderler” mi?
Koç: Sosyal liderler her zaman bir adım öndedir; çünkü saha içerisinde koçun sürekli müdahalesine gerek kalmadan, görev tanımlarını benimseyerek inisiyatif alırlar. Bir antrenörün sporcularından beklentisi; yere düşen arkadaşını kaldırmak, zorlanan bir takım arkadaşına destek olmak veya elindeki imkânları paylaşabilmektir. Bu davranışlar, aidiyet duygusunu ve takım motivasyonunu doğrudan artırır. Yeni bir çocuğu takıma entegre ederken, yaş grubu fark etmeksizin tüm takımın onu alkışlayarak desteklemesi, sporcunun içsel motivasyonunu besleyen en kritik adımlardan biridir.
Antrenmanı dikkatle takip eden, kendi aralarında konuşan sporcuları uyaran, koç arkasını döndüğünde dahi drili devam ettiren sporcular, fark yaratırlar. Özellikle müsabaka esnasında “ben” odaklı değil, “biz” odaklı ataklar geliştirip takım arkadaşlarını besleyen, takım adına fikir yürüten ve bu fikirleri antrenörle paylaşan sporcular, daha baskın karakterlerdir ve takım kaptanlığına en yatkın çocuklardır.
Doktor: Antrenörlük hayatında seni zihinsel veya yönetimsel olarak en çok zorlayan, “Burada tıkandım” dediğin durumlar genellikle neler oluyor? (Veliler, kulüp baskısı, çocukların motivasyonu vb.)
Koç: Bence her antrenörün iki temel problemi vardır:
- Felsefesini Kabul Ettirmek: Kendi antrenörlük felsefesini kulüp içindeki diğer paydaşlara kabul ettirmek, kendini doğru ifade edebilmek ve bu felsefeyle yola devam etme kararlılığını sürdürebilmek.
- Veli İletişimi: Sporcular ne kadar verimli olurlarsa olsunlar veya ne kadar başarı gösterirlerse göstersinler; velilerin kendi geçmişte başaramadıklarını çocuklarından bekleme arzusu ve bu durumdan kaynaklanan memnuniyetsizlik, her antrenörü oldukça yıpratan bir unsurdur.
Antrenörlerin çalışma biçimleri de farklılık gösterir. Kimi sporcu kazandırmaya yönelik çalışırken, kimi sadece müsabaka kazanmaya odaklanır. Müsabaka kazanmaya odaklananlar; teknik becerilerden ziyade, sporcunun temel gelişimini kısıtlayan, basit ve etik ahlaka pek uygun olmayan sistemler kullanabilirler. Oyuncuyu geliştirmeye odaklanan antrenörler ise bireysel beceri kazanımını zirveye taşımayı hedefler; sporcunun eksik olduğu bir konuyu atlamak yerine, o beceriyi tam olarak kazanana kadar üzerinde çalışmaya devam ederler. Kurumlar bazında da ekonomi dengeler devreye girer; bazı kurumlar maç kazanan antrenörleri desteklerken, bazıları oyuncu kazanımına ve bireysel gelişime odaklanmış antrenörleri tercih eder.
Kendi çalışma prensibimden yola çıkacak olursam; ben sporcuyu geliştirmeye yönelik bir antrenörüm. Ancak içerisinde bulunduğum çok ortaklı organizasyon yapısında, zaman zaman ekonomik başarıya yönelik adımlar atma arzusu ön plana çıktığı için kendi içimizde çatışmalar yaşayabiliyoruz. Burada en büyük karar merci, çalışma ortamı ve çalışma arkadaşlarıdır. Kısa vadeli çalışan kulüplerin çoğu maç kazanmaya dayalı sistemlerden oluşurken, orta ve uzun vadeli çalışmaları benimseyen kurumlar oyuncu geliştirir. Türkiye ekosistemindeki ekonomik koşullar göz önüne alındığında, bilinçli veya bilinçsiz her antrenör, temel becerileri kısıtlayıcı metodolojilere doğru biraz daha itilmektedir.
Doktor: Günümüzde artık büyük kulüpler ve elit sporcular spor psikologlarıyla, zihin antrenörleriyle çok sık çalışıyor. Bir altyapı antrenörü olarak senin buna bakış açın ne? Sence bir antrenör ile bir ruh sağlığı profesyonelinin ortak çalışması takımdaki çocuklarda neleri değiştirir?
Koç: Bu durum, bir kere bizim işimizi oldukça kolaylaştırır. Sporcunun çevresiyle paylaşamadığı herhangi bir durumu antrenörüyle paylaşabilmesi, bunun düzenli bir şekilde takibinin yapılması ve sürekli sporcuyla iletişim halinde olan bir psikoloğun varlığı; sporcunun daha rahat, bilinçli ve kendinden emin hareket edebileceği bir ortamda çok daha verimli antrenman geçirmesini sağlar. Böylece sporcu, kendi potansiyelini olduğundan çok daha yüksek bir seviyede sahaya yansıtabilir.
Doktor: Hocam, yarın bir gün seninle tamamen koordine çalışan, senin sağ kolun gibi hareket eden bir psikiyatrist/nöro-performans doktoru olsa, ondan en çok hangi konuda destek almak isterdin? “Şu sorunu çözse benim sahadaki yükümü %50 hafifletir” diyeceğin gri alan hangisi olurdu? (Örn: Velilerle ilişkiler mi, çocukların maç heyecanını yenmesi mi, yoksa takım içi klikleşmeler mi?)
Koç: Öncelikle üzerinde durulması gereken iki temel doruk nokta var. Bunlardan ilki, insanlara “bilinçli sporcu velisi” olmayı öğretmek ve onları bu konuda eğitmek. İkincisi ise sporcuların müsabaka öncesi yaşadıkları zihinsel bariyerleri yönetebilmelerine yardımcı olmaktır.
Sporcular, müsabaka öncesinde rakip analizlerine fazla odaklanıp iç dünyalarında kaygıya kapılabiliyor ve motivasyon düşüklüğü yaşayabiliyorlar. Örneğin, Fenerbahçe gibi büyük bir isme karşı sahaya çıkmak, sporcuyu daha maç başlamadan olumsuz etkileyebiliyor. Bu noktada, bu durumun normal olduğunu ve rakibin yenilebilir olduğunu aktarmak, bazen bir antrenörün kapasitesini aşabiliyor.
Bu süreci aslında tetikleyen şey, yine aile ortamıdır. Dolayısıyla bu bariyerlerden kurtulabilmenin yolu; öncelikle ailelere bilinçli bir sporcu velisi olmayı aktarmaktan, ardından da sporcuya; eğer çok çalışır ve takım olarak hareket ederlerse “başarısızlık” korkusundan uzaklaşıp, kendinden emin bir şekilde performansını sergileyebileceğini hatırlatmaktan geçiyor. Bence işin en değerli kısmı da tam burasıdır.
Doktor: Çok değerli bilgiler verdin Sedat koç,eklemek istediğin bir şey var mıdır?
Koç: 8-14 yaş aralığında takım veya bireysel sporlarla uğraşan sporcuların, öncelikle kendi istedikleri sporu yaptıklarından emin olunmalı ve bu spor üzerinden “sağlıklı yaşam mı yoksa elit sporculuk mu?” yol ayrımına girmeleri sağlanmalıdır. Eğer bu ayrımda elit sporcu olma adımını atacaklarsa, değerlendiricinin veli değil antrenörü olduğunu her zaman hatırlatmak gerekir.
Beklentilere yönelik çalışma planı oluşturulan herhangi bir sporcunun, psikolojik ve fiziksel değerlendirme mekanizmaları gelişene kadar profesyonel geri bildirim alabileceği kurum ve kuruluşlarla iş birliği içinde danışılması en büyük tavsiyemdir. Çünkü sporcunun gelişip potansiyelini ortaya koyabileceği noktada, kulaktan dolma bilgilerle “zehirlenen” ve kendi iç değerlendirme mekanizmasına yenik düşen bilinçsiz sporcu velileri kaynaklı çok sayıda elit sporcu adayı kaybolup gitmektedir. Bu “kaybolan yıldızları” sporumuza yeniden kazandırmak için herkesin çok daha bilinçli olması gerekiyor.
Doktor: Ağzına sağlık bu röportaj için,yine böyle söyleşiler yapmak isterim seninle.
Koç: Benim için de çok keyifli oldu ben de teşekkür ederim.

