Neden yorgunuz?

Velilerimize ithafen…

Bu yazı, çocuklara ya da ergenlere hitap etmiyor. Çünkü onlar bu yorgunluğun adını bile daha koyamıyor. Ama biz, yetişkinler… biz koymalıyız.

Çocuklarımızı motive edemediğimizden, onları neşelendiremediğimizden, bir şeyleri eksik yaptığımızı hissettiğimizden yoruluyoruz. Peki biz neden yorgunuz? Bu yorgunluk sadece uykusuzluktan mı? Yoksa çok daha derin bir yerden mi geliyor?

Görünmeyen Ağırlıklar

Kendimizi neden bu kadar yorgun hissediyoruz?

Bazı sabahlar, sanki üzerimizde görünmez bir ağırlık var. Biz kalkmaya çalıştıkça biri omzumuza basıyor da olduğumuz yere geri itiyor gibi.

Kim bu “biri”? Zihnimizde mi yaşıyor? Yoksa çevrenin, toplumun, sistemin bize giydirdiği görünmez bir gömlek mi bu?

Kimi zaman o bastıran ses, kendi iç sesimiz gibi geliyor. Kimi zaman geçmişten kalan bir öğretmenin sesi, bazen bir ebeveynin, bazen patronun, bazen de topluma ait bir beklentinin yankısı. Ne olursa olsun, çok güçlü. Ve çoğu zaman bizden daha baskın.

Neden Motive Olamıyoruz?

Motive olmak artık zor. Sosyal medya motivasyon videolarıyla dolu. “Kalk, başar, vazgeçme” diyen insanlar… Peki neden bu kadar çoklar?

Çünkü artık insanlar içsel olarak motive değil. Dışarıdan iteklenmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü içimizdeki o doğal dürtü, çocukken bizi harekete geçiren o enerji, gün geçtikçe zayıflıyor.

En son ne zaman bir şeyi içtenlikle istediniz? Ve onun için konfor alanınızdan vazgeçtiniz?

Eğer bu soruya net bir cevap geliyorsa ne mutlu size. Ama çoğumuz için bu soru uzun bir sessizlik doğuruyor. Belki de artık ne istediğimizi bile bilmiyoruz.

Girdaba Dönüşen Yetişkinlik

Bugün birçoğumuz, sevmediği işleri yapıyor. Sevmediği insanlarla aynı ortamı paylaşıyor. Bu bir zorunluluk gibi geliyor. “Hayat böyle” deniyor. Ama bu cümle aslında bir tür kabullenişin, içten içe tükenmişliğin ifadesi.

Oysa çocukken öyle miydi?

Çocuklar bir oyuna başlamak için motivasyon aramaz. Bir dürtü, bir merak yeterlidir. Çünkü özgürdürler. Seçme hakları vardır. Rahatsız olduklarını dile getirebilirler. Biz ise büyüdükçe bu özgürlüğü kaybettik. Yerine, sessizce uyum sağlamayı öğrendik.

Ve bir gün fark ettik ki, o özgür çocuk gitmiş. Yerine, her sabah yataktan zorla kalkan bir yetişkin gelmiş.

Gerçekten Şımarıklık mı?

Bu sorgulamalar toplumda “şımarıklık” olarak görülüyor. Özellikle Türkiye’de, mutlu olmak istemek bile bazen ayıplanıyor. “İyi kötü bir işin var, şükret” deniyor.

Ama içten içe biliyoruz ki mesele sadece işe sahip olmak değil. Kendimize ait bir hayat hissedebilmek. Ruhumuzu, hayattan koparmadan var edebilmek.

Bunu önce biz öğrenirsek, çocuklarımıza da gösterebiliriz.

O Görünmeyen Kişi Kim?

Ve şimdi tekrar soralım:

Yataktan kalkmaya çalıştığında seni geri bastıran, bir işe başlamak üzereyken içini karartan, yaşam enerjini emen o görünmez kişi kim?

Belki o kişi, hiç tanımadığın biri değil.

Belki o… zamanla kaybettiğimiz çocukluğumuzdur.

Peki Ne Yapacağız?

Kaybettiğimiz çocukluğumuza tekrar nasıl yaklaşabiliriz?

Çocukluğumuz kaybolmadı. Sadece sessizleşti. Ama geri çağrılabilir.

Her şeyden önce, durup kendi sesimizi duymaya çalışmalıyız. Koşmaktan, yetişmekten, yetiştirmekten o kadar yorulduk ki, içimizde ne hissettiğimizi bile unuttuk. Bu yüzden ilk adım şu: Ne hissediyorsun? Gerçekten.

Sonra, küçük şeylerle başlayabiliriz. Çocukken bizi ne mutlu ediyordu? Belki bir resim, bir yürüyüş, bir oyun… Bugün bunlardan bir tanesini kendin için yap. Performans kaygısı olmadan, sadece canın istediği için.

Kontrol etmeyi biraz bırak. Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Bazen sadece hissetmek yeter.

Ve unutma: İçindeki çocuk hâlâ orada. Sadece uzun zamandır seni duymuyor olabilir.

Ona şunu söylemenin vakti gelmiş olabilir:

“Tamam… artık çıkabilirsin.”

Yazıyı Paylaş:

İlgili Yazılar